Şair Yılmaz Odabaşı 1991 yılında yayınlanan bir şiirinde “Aşk tek kişiliktir” diyordu. Ataol Behramoğlu ise 1997'de basılan kitabına “Aşk iki kişiliktir” adını vermiş ve şöyle demişti: “Ölümdür yaşanan tek başına / Aşk iki kişiliktir”... Okumuş olduğum bu şiirler beni, bu konudaki düşüncelerimi toparlamaya, aşka ve sonrasında evliliğe, aileye dair fikirlerimi ve hissettiklerimi bir yazı haline getirmeye itti. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım konu eksik incelenmiş olacaktı. Ben de, bir tartışmayı örgütlemek ve eleştirilerle beraber düşüncelerimizi ve sosyal pratik deneyimimizi zenginleştirmek için ilk taşı atmak istedim. Bu sebeple şu aşamada, “Gotha Programı'nın Eleştirisi”nde Marks'ın yazdığı gibi, “Dixi et salvavi animam meam” 1 diyorum.
Olayları bütünlüğünden koparıp parçalayarak ele alan, çoklu düşünmeyi beceremeyip cevabı “evet / hayır”dan biri olmak zorunda olan sorular soran metafizik bakış açısı, doğa bilimleri ve toplumsal olaylar tarafından defalarca çürütülmüştür. Bununla beraber aşk üzerine sorulan bu iki seçenekli soruya, diğer olasılıkları gözardı etmeden, polyalektiği elden bırakmadan ben de cevap vermeyi deneyip, “Aşk tek kişiliktir” diyecek ve Foucault'nun “İnsan sevişirken bile yalnızdır” sözüne atıfta bulunacağım. Gerçekten de aşık yalnızdır, sevgisi ve hissettikleri kendi dünyasındadır ve sevdası kendisidir. Yâriyle birlikteyken bile böyledir bu ve kendisini ne kadar iyi tanıyorsa, kendi kendisini bu kapitalist kuşatılmışlıkta ne kadar gerçekleştirebilmişse o kadar iyi bir aşık olur, iç dünyasında o kadar geniş huzura kavuşur. Ki ancak bu durumda “vazgeçmeyecek; ama özgür bırakacak kadar” sevebilir. Karşısındakinin bireyselliğine müdahale etmeden birlikteliği sağlayabilir. Sadece teniyle değil, beyniyle sevgiye yönelebilir ve sevmekten korkmaz. Tersi durumda sizin aşk sandığınız şey, aşık olduğunuzu düşündüğünüz kişinin özgürlüğünün zincirleri olacaktır. Bu durum, örgütlü mücadele için de böyledir. Mesele, “bir ağaç gibi tek ve hür”; ama aynı zamanda bütün resmin parçası olabilmekte, birey kimliğini topluluk veya aşk içerisinde yitirmemektedir. İşte bu yüzden Odabaşı, yazdığı şu satırlarda katı gerçeği ifade etmiştir: “Doğum tek başına, ölüm tek başına, aşk neden çok başına olsun? Herkes acısında, sevgisinde, özleminde, bireysel yenilgilerinde, hatta bireysel başarılarında da yalnız değil midir?”
Katı gerçek dedik yukarıda... Evet, aynen öyle. Gerçek üzerine düşüncelerinde Nietzsche'yi çok beğenirim; insanları, başta Tanrı olmak üzere inanç mağaralarından çıkıp gerçeğin kavurucu sıcağına davet eder. Gerçek önemlidir, Gramsci'nin dediği gibi “devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir.” Lakin, “Aşkın 'tek kişilik' olduğunu düşünmek ürkütür bizi. Çünkü yalnız olmadığımıza inanmaya her zaman ihtiyacımız vardır.” (Odabaşı), üstelik “duygusallık, gerçeğin kanseridir.” (Halid Özkul) Tek kişilik olduğunu düşündüğüm aşk üzerine sorulan soruları, tanımlamaları incelemek istemiyorum; ancak bu uğurda verilen çabalara karşı söyleyecek bir sözüm var . Bence aşk, bir türlü uygun ölçülerde kıyafet bulamayacağımız bir beden gibidir, evrensel bir tanım, standart bir kıyafet dikme çabası beyhudedir.
Aşk insanın bir gereksinmesidir aynı zamanda, o olmadan yaşayamazsınız. Nasıl olduğunu da anlamazsınız büyük bir ihtimalle, ağır ağır içinize siner. Nice zaman rutubette kalıp çürümek değil de tam tersidir aslında, yaşadığınızı hissetmenin bir belirtisidir. Gülten Akın'ın deyimiyle; “Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim / “Uyandım bir sabah” gibi değil, öyle değil / Nasıl yürür özsu dal uçlarına”... Size şiir yazdırır... Doğaya farklı gözlerle bakar, güneşin batışını izlemekten aldığınız zevkin katlanarak büyüdüğünü farkedersiniz... Sonra bir vapurda martı sesleri eşliğinde onun sözleri çınlanır kulaklarınızda ve yazdığınız şiiri okursunuz içten, sessizce... Kelimelerin anlamları değişir, zenginleşir... Olgunlaşan bir meyveye döner, yüzünüze canlılık geldiğini hissedersiniz... Ancak hayâl aleminde değil gerçeklikte yaşamak gerekir aşkı, hayatın ve mücadelenin içinde, onun tutsağı olmadan. Aşk, güç vermeli size; yazma gücü, mücadele gücü, yaşama gücü ve tabi ki sevme gücü... Burjuva bireycilik anlamında konuşmuyorum; ama yüce-kendinizi tanır, üretkenliğinizi yaşama sunarsanız ve yalnızlık gerçeğini kabul ederseniz daha iyi seversiniz. Bunun adı emektir işte, “emek verip sevgi ördüm” diyebilenler aşkı anlayabilirler. Böyle bir iç huzura ermiş kişi korkusuzca sevdiğine “Seni seviyorum” diyebilir. Karşısındakinin de kendisini sevmesini beklemeden; ama bunu ümit ederek yaşayabilir. Sevdiğinin varlığı ve nefes alıyor oluşu bile onu rahatlatır. Ondan habersiz ona mektuplar yazar, yazılarının satır aralarına koyar onu, türkü sözlerine saklar ve biriktirir... Bunları sevdiğinize okumak müthiş bir şeydir, onun sizin için düşündüklerinden bağımsız olarak. Peki ama ne zaman? Bence esaslı bir sorudur bu... Sabahattin Ali'nin “Kürk Mantolu Madonna”da belirttiği gibi, ilişkilerde durmak olmaz, ileriye doğru adım atmak zorunda kalırsınız, yoksa geriye dönüş başlar, “durmak, esarettir.” Yakınlaşmamanız uzaklaşmanızdır; lakin adımlarınız sonucunda elinizdeki seviyeli bir sohbet gidebilir, dal kırılabilir ve fakat yepyeni bir denize de açılabilirsiniz. Olayları akışına bırakıp bir kendiliğindenliğe mi yol vermeli yoksa düşünceleri, “Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet” (Can Yücel) diyerek ifade mi etmeli? Böylesi anlarda ne kazanılır, ne kaybedilir acaba? Dokunabilmek ve sarılabilmek mi, sevişmek mi, onun “Ben de seni seviyorum” demesi midir istediğimiz? Paylaşmak ve seviyeli bir sohbet etmekse aşk, o zaten adım atmadan önceki ilişkinizde mevcut değil mi? Tek kişilikse aşk, korkuları düşünmeye lüzum yok belki de... Konuşmak, habersiz yazdığınız mektupları, şiirleri okumak gerekir bence... Bambaşka bir olaydır bu... Değil mi ki siz kendi yalnızlığınızda seviyorsunuz, geri durmak niye? Çekeceğiniz acıdan mı korkuyorsunuz, saçma. Schiller, “Öğrendikten ve sevdikten sonra daha çok acı çekeceksiniz” dememiş miydi? Sonrası mı? Basit. William Mason'ın dediği gibi, “acıda, her zaman tadılmayan muhteşem bir zevk vardır.” Bu söze inat, her zaman için çektiği acılarda o zevki bulabileceğini iddia edenler de olabilir, korkusuz aşıklardır onlar. Sevdiğine dokunabilme ümidini yitirmeyi göze alarak biriktirdiklerini açıklamak isterler. Gerçeklerden korkmadıklarını düşündükleri kişilere karşı, hissettiklerini ve düşündüklerini, iyi ve kötü yanlarını özgürce söyleyebilme fırsatını kaçırmama niyetindedirler. Böylesine yoğun duyguları özgürce ifade edebilmenin gücünü, sevdiğini kaybedebilme ihtimalinin korkunçluğuna tercih ederler. Hem ne demişti N. Hikmet: “Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık / yahut hiç sevmeseydi / Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?”
Alıntılar yapmaktan geri durmayacağım. Halil Cibran evlilik üzerine şiirinde, yukarıda ifade edilmeye çalışılan düşünceleri pek güzel özetlemiş kanımca:
Birlikte şarkı söyleyin; lakin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin.
Sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir...
Birbirinize kalbinizi verin ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil!
Sadece hayatın eli o kalbi saklar!
Birlikte durun, ama yapışmayın, tapınakların sütunları da bitişik değildir!
Ve unutmayın; meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler...